Din Eğitiminin Temelleri

Din Eğitiminin Temelleri

Giriş
Kişisel bir tercih olarak din, insan hayatını anlamlı kılan, ona yaşama sevinci kazandıran en temel değerlerden biridir. Bu nedenle ferdi açıdan böylesine önemli bir değer taşıyan din, insanın sosyal kimliğinin belirleyicisi olduğu da bir başka gerçekliktir.
Din eğitimden ekonomiye, kültür ve sanattan siyasete kadar her alanla ilişkilidir. Dinin karmaşık bir yapıya sahip olması ve dinin eğitim ile de ilişkili olması din eğitiminin önemini ortaya koymaktadır.
Hem insan hem de Müslüman olarak, sağlıklı bir din eğitimi için, pek çok dayanağımız vardır. Şimdi bunların ne olduğunu ele alalım.

Psikolojik Temeli
İnsan davranışlarının temelinde dinî bir güdünün (motive) olup olmadığı sorusuna cevap bulmak adına, tarih boyunca yaşanan olay ve olgulara bakıldığında bunun var olduğu açıkça anlaşılmaktadır.
Bilindiği gibi insan, gerçek anlamda zayıf ve güçsüz bir varlıktır. Bu nedenle çaresizliğe düştüğü zamanlarda ilk olarak kendinden daha üstün bir güce sığınma ihtiyacı hissetmektedir. Bununla beraber insanın varlığı bir sanata işaret etmektedir. Bu muhteşem varlığı ile Allah Teâlâ’nın varlığına bizzat delil teşkil etmektedir. Onun için insan, ister dağa, ister denize, ister ruhlara, ister herhangi bir puta tapsın; ister kitaplı, ister kitapsız olsun, daima bir din arayışına yönelmiş ve bir dine sahip olmuştur.
İnsanın yaratılıştan beri Yaratıcı ile irtibatı vardır ve bu irtibat, bastırılmış da olsa, çeşitli adlar altında çeşitli yollarla devam etmektedir. Bu nedenle din eğitimcisi, insanlardan hiç umudu kesmemelidir. Dolayısıyla eğitimcileri ve din hizmeti sunanlar için şu ilkeleri belirlemek mümkündür:
• Hiçbir zaman ümitsizliğe kapılmamalı,
• Hidâyetin, Allah’ın elinde olduğunu bilmeli,
• Karamsar olmadan, iyi niyet, hoşgörü ve sabırla görevlerine odaklanmalı,
• Yaptıklarının karşılığını, sadece Allah Teâlâ’dan beklemelidirler.

Sosyolojik Temeli
İnsan çevresiyle uyum içinde yaşamaya çalışan bir varlıktır. Bu açıdan insan fıtratında ise birlikte yaşamaya ve yardımlaşmaya yönelme söz konusudur. Bu nedenle bu insan başkasına muhtaç olmadan, tek başına hayatın üstesinden gelemez.
Teker teker ele aldığımızda, aşağı yukarı bütün dinler ve sosyal nizamlar, ihtiyaç-imkân ilişkisi ile ilgili problemlerin çözümüne yönelik bir çaba gösterir.
İslâm dini ise iyi insan yetiştirmeyi hedefler. Bu aynı zamanda iyi vatandaş olma anlamına gelmektedir. Barış ve huzur içinde yaşayan bir toplumun oluşmasında din eğitiminin önemli olduğu söylenebilir.

Kültürel Temeli
Latince bir kelime olan kültür (culture), “ekme, yetiştirme, üretme” anlamına gelmektedir. Terim anlamı ise, “bir toplumun ya da milletin, inanç, fikir, sanat, âdet ve gelenekleri, maddî ve manevî değerlerinin bütünüdür”. Kültür denilince daha çok, bir toplumun sanat ve fikir eserlerinin bütünü kast edilmektedir.
Kültürü, maddî ve manevî olmak üzere iki boyuta ayrılmaktadır. Buna göre, bilimsel ve teknolojik ürünler, ekonomi, yemek ve kılık-kıyafet maddî kültür; din, dil, inanç, hukuk, örf ve âdetler, sosyal ilişkiler, tarih şuuru, estetik, mimari anlayış, yazı, sanat, edebiyat ve ahlâk ise manevî kültürün öğeleridir.
Tarihe bakıldığında kültürlerin ortaya çıkmasında aklın ve aktivite olduğu gibi dinlerin de büyük rolü olmuştur. Çünkü din, kültürün hem mayası, hem de önemli bir unsurudur.
Kendi kültürümüze baktığımızda İslam dini kültürümüzü ve medeniyetimizi derinden etkilemiştir. Mimariden musikîye, dilden, edebiyata, sosyal ilişkilerden, örf ve adetlerimize kadar, her alanda İslam dininin etkilerini görmek mümkündür.
Türklerin İslamiyet’i kabul ettikten sonra, ilk yazılı eser olma özelliğini taşıyan Yusuf Has Hacib’in, Kutadgu Bilig isimli kitabı, dinin kültüre yansımasının önemli bir örneğidir. Musikimizin içinde de çokça “Allah, Kur’an, tekbir, Peygamber, kader, cennet, cehennem, helal, haram, melek vb.” kavramlar geçmektedir. Öte yandan mimarimiz, sanatımız, hikâye ve romanlarımız, şiirlerimiz, sözümüz ve sazımız, destanlarımız, atasözlerimiz ve deyimlerimiz, düğünlerimiz ve bayramlarımız, en mutlu ve en sıkıntılı günlerimiz, hep dinî motiflerle doludur.
Gittikçe daha çok küreselleşen bir dünyada yaşamaktayız. Bu da, çok kültürlü bir ortamda yaşamak anlamına gelmektedir. Bu nedenle, farklı kültürden insanlarla sağlıklı iletişim kurabilmek ve barış içinde insanca yaşamak için, toplumdaki tüm grupların dinlerini ve kültürlerini bilme zaruretini ortaya çıkarmıştır.
Özellikle Osmanlı döneminde, bazen camilerin avlularına, bazen de şehrin uygun görülen yerlerine, konuyla ilgili âyetlerden ve hadislerden ilham alınarak “Sadaka Taşları” dikilmiştir. Buraya, varlıklı olanlar sadakalarını gizlice koyarlar; ihtiyaç sahipleri de kimsenin görmediği bir vakitte ihtiyacı kadar alarak bir kültür oluşturmuşlardır.
Günümüzde bu kültürün yaşadığını söylemek güçtür. Ancak dinin nasıl kültür haline geldiğini anlama bakımından sadaka taşları çok önemli belgelerdir. Sonuç olarak din kültürü şekillendiren önemli bir unsurdur.

Felsefî Temeli
İnsan yaratılış itibariyle görünen, dokunulan, duyulan ve hissedilenlerin ardından sebepler arayan bir varlıktır. Bu anlamda bilgiyi arama ilk insanlardan bu yana olagelmiştir.Felsefe kavramı, sevgi anlamına gelen Yunanca “phileo” kelimesiyle, bilgi anlamına gelen “sophia” kelimelerinden meydana gelmiştir. Buna göre felsefe (filosofia), “bilgi sevgisi” ya da “bilgiyi sevmek” demektir.
Felsefe var olanların varlığı, anlamı ve sebebi üzerine sorulan sorularla ortaya çıkmış bir disiplindir olarak tanımlanabilir. Bu görüşte olanlara göre, felsefenin uğraştığı temel mesele, varlığın ilk sebebi, başlangıcı ve özüdür.
Varlığın ilk sebebinin ne olduğu konusunda felsefe tarafından verilen belli başlı cevaplar arasında, “ruh, madde, yetkin varlık, idea, su, ateş, sayı, atom, doğa, Tanrı, değişme” vardır.
İnsanın “doğal ve toplumsal bir varlık” olarak görülüyor olması eğitim, doğa ve topluma uyum süreci olarak anlaşılır. “Sürekli gelişen ve değişen bir varlık” olarak telakki edilirse, bu durumda eğitim, gelişmeyi ve değişmeyi denetleme süreci olarak karşımıza çıkar. Dolayısıyla eğitim süreci bilgiyi arama sürecinde insana yardımcı olur.
Felsefe ile din konusunu karşılaştıranlar, genellikle dinin inanca, felsefenin ise akla dayandığını iddia etmektedirler. Ancak bu durum aklı ön plana alarak tek doğru olarak kabul etmelerine, dinin verdiği cevapları ise küçük görmeye neden olmuştur. Oysa İslam dini gerçeğin öyle olmadığını belirtmektedir. Çünkü Kur’an’a bakıldığında, aklın çalıştırılmasına ne kadar önem verildiği görülmektedir.

Evrensel Temeli
Evrensellik, savunulan bir fikrin ve hareketin, dünyanın her yerinde kabul görmesi ve uygulanabilirliğini anlamına gelmektedir. Bu açıdan Kur’an incelendiğinde, evrendeki hiçbir varlığa kayıtsız kalınmadığı görülecektir.
Evrensellik açısından bakıldığında son yıllarda yükselen bir değer olarak müsamaha yani hoşgörünün ön plâna çıktığı söylenebilir. Bu konuda İslâm’ın bakış açısı çok daha geniştir. Çünkü İslâm dini, hoşgörü olayına bir “insan hakkı” olarak bakarak evrensellik açısından tüm insanlığa hitap etmektedir.
İslâm hiç kimsenin ırkına, bölgesine, soyuna ve sülalesine eleştiri getirmez (Hucurat 49/12). Bu ayet İslam dininin her kültürün değerlerine olan saygının ne denli önemli olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla İslâm dinin özellikle kişilik haklarına dikkat etme konusunda çok daha titiz olduğu görülmektedir.
Sonuç olarak İslâm dini, bütün insanların kabul edebilecekleri ve uygulayabilecekleri bir din olarak evrenselliğin en güzel örneğidir.

Hukûkî Temeli
Hukuk, “hak” kavramından gelmektedir. Kelime manası itibariyle hak, “gerçek, uygunluk, doğruluk, münasip durum, aslına uygun, makul, sahih” demektir. Terim anlamı itibariyle, bir konuda yetki kullanımını ifade eder. Dolayısıyla yaptırımı olan kural demektir. Kural koyma ve yaptırım uygulama yetkisi ise devlete aittir.
Din eğitimi açısından bakıldığında anayasada yer alan birçok maddede herkesin kanun önünde, dil, ırk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğu ifade edilmektedir (Bkz. Madde 10, 15, 17). Bununla beraber 24. Maddede herkesin, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahip olduğu vurgulanarak din eğitimi anayasal güvence altına alınmıştır. Bununla beraber Uluslararası sözleşmeler çerçevesinde 10 Aralık 1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde de din ve vicdan özgürlüğüne değinilmiştir. Bütün bu hukukî düzenlemeler, din eğitimi ve öğretiminin gerek yerel ve gerekse ulusal düzeyde yasal dayanakları olduğunu göstermektedir. Bu anlamda din eğitimi bir haktır. Hak ise, insanî boyutta, her zaman vazifeden önce gelir.

Ekonomik Temeli
Ekonomi sınırlı kaynakların sınırsız ihtiyaçlar karşısında adâletli bir şekilde dağıtımı anlamına gelmektedir. Dolayısıyla burada yine önemli olan konulardan biri adâlettir.
Eğitim faaliyeti ve süreci, bir ürün (çıktı) olarak kabul edilmektedir. Eğitim sürecinin çıktılarından biri de ekonominin ihtiyaç duyduğu nitelikli insanın yetiştirilmesidir. Burada da eğitim “girdi” olarak kabul edilmektedir.
Dünya genelindeki eğitim sistemlerine bakıldığında bu hususta pragmatik (faydacı) bir yaklaşımın söz konusu olduğu görülecektir. Bu anlayışın uzantısı olarak eğitim üreten kurum ve kuruluşlar bu süreci en az maliyetle gerçekleştirmek istemektedirler. Ya da en az maliyetle, kalitesi yüksek bir eğitim üretmeyi hedef almaktadırlar.
Eğitilmiş insanın istihdam edilmesi, girdi maliyetlerini azalttığından, ürün daha ucuza mal oluyor. Bu da rekâbet şansını artırdığı için, piyasada daha avantajlı olmayı sağlamaktadır. İşte bu açıdan, “eğitim yatırımı ve eğitilmiş insan” kavramları, büyük önem taşımaktadır.
Günümüzde insanların sadece belli bir alanda iyi yetişmiş ve iyi bir eğitim almış olması onlar hakkında olumlu kanaat beslenmesine yetmemekte ve bunun yanında “iş ahlâkı” denilen bir eğitimin de kazanılması gereken bir özellik olduğu düşünülmektedir.
Öyle gözüküyor ki, sağlıklı bir din eğitiminden geçmemiş insanların ekonomide istihdam edilmesi, her zaman, daha çok maliyet anlamına gelmektedir. Dolayısıyla din eğitimin amacı, sadece kaliteyi artırmak ve maliyeti düşürmek değil, sağlıklı ve yeterli bir din eğitimi verilecek olursa, bu yönde beklenen amaçların kendiliğinden gerçekleşeceği de unutulmalıdır.