Sûre Hakkında Genel Bilgiler

Hem mushaf hem de nüzul sırasına göre yetmiş birinci sûre olan Nûh sûresi; Nahl sûresinden sonra, İbrahim sûresinden önce Mekke’de inmiştir. 28 ayettir. Hz. Peygamber’e karşı muhalefetin şiddetlendiği bir dönemde İslâm davetinin en sıkıntılı günlerinde bir bütün olarak nâzil olmuştur. Sûrenin birinci derecede hedefi, başta Hz. Peygamber olmak üzere bütün Müslümanları moral bakımından takviye etmek, gönüllerini ferahlatmak; karşı çıkan muhatapları da düşündürmek ve uyarmaktır. Üslup olarak diğer sûrelerde konu arasına başka konular girdiği halde bu sûrede konu bütünlüğü ara hiç bozulmamıştır. Şirk inancını korumak için son derece katı ve inatçı olan bir toplumu ıslah etmeye çalışan bir peygamberin gizli ve açık davet yöntemleriyle, bu insanları şirkten caydırma ve doğruya ulaştırma mücadelesi konu edilmektedir. Bu sûrede, peygamberliğin başka bir ifadeyle davetçinin kimliği, hangi görev ve sorumlulukla bu işi yaptığı ortaya konulmaktadır. Bunların yanı sıra iman-rızık ilişkisi, ecellerin öne alınıp geciktirilmesinin mümkün olup olamayacağı, günahların bağışlanması, peygamberlerin kavimlerini ikna etmek için getirdikleri delillerin genel karakteristik özellikleri, bu delillerin işaret ettiği konular, gelecek ilahî azabın genelliği veya özelliği, beddua etmenin bir peygamber için olabilirlik boyutları ve sınırları, toplu inen azaplarda suçsuz ve günahsız çocukların durumu gibi konulardan da bahsedilmektedir.

Peygamberler birer beşer olmakla birlikte hitap ettikleri tüm fertlerden bazı yönleriyle farklıdırlar. Onların temel görevi tevhid çizgisinden sapmış, dolayısıyla fıtratlarına yabancılaşmış olan insanları yaratılış gayelerine uygun bir kemale ulaştırmaktır. Bu, zorlu bir görevdir. Çünkü her peygamber önce tek başınadır. Karşısında asırların bilinçlere kazımış olduğu; sapkın, şaşkın ve fıtrata yabancı kültür ve ideolojiler vardır. Birey ve toplum söz konusu olduğunda yapılabilecek en zor işlerden birisi de hiç şüphesiz yerleşik kültürü, geleneği ve ideolojiyi değiştirmektir. Böylesine zor bir görevi üstlenen kişi, öncelikle iman ve ahlak bakımından son derece kusursuz olmalıdır. Cesaret, sabır, hikmet, söz ve fiillerdeki güzellik onun vazgeçilmez özellikleri arasında yer alır. Zira ancak böylesine yüksek ahlaki değerlere sahip olan kimseler bu zor görevi başarabilirler. Elbette peygamberleri Allah kendi iradesi ile seçer. O çalışmakla elde edilen bir paye değildir. Bununla birlikte Onun peygamber olarak seçtiği kimselerde bu özelliklerin hepsi bulunur.

Surede Nûh (as), kavmine gönderilen bir peygamber olarak sunulduktan sonra, onun (as) kavmi ile olan diyaloğuna geçilir. Bu surede ulaşılmak istenen temel hedef, kalben, fikren ve maddeten insanların aşamadığı bozuk düşünce, inanç ve menfaat merkezli eylemlerin nasıl aşılabileceğine yol göstermek suretiyle katkı sağlamaktır. Bu tür bozuk düşünce, inanç ve eylemlerin insan iradesi ile aşılamaması durumunda korkunç bir felakete sürüklenmenin tabii olarak kaçınılmaz olduğuna insanları inandırmaktır.

GİRİŞ

Nûh (as)’ın toplumunu uyarmakla görevlendirilmesini konu alan birinci ayet: “Şüphesiz biz Nûh’u kavmine “kendilerine, elem dolu bir azap gelmeden önce kavmini uyar” diye peygamber olarak gönderdik.” Bu girişte Nûh (as), Allah tarafından görevlendirilmiş bir elçi olarak sunulmaktadır. Nûh (as)’ın davetinin yalnızca “inzâr (uyarma)” içerikli olarak sunulmasının ve “tebşir (müjdeleme)” den söz edilmemesinin, bir ayrıntı gibi görülmemesini özellikle vurgulamak gerekmektedir. Bu bölümden, tarihin ilk putperest toplumuna gönderilen ilk elçinin bilgi (vahiy ve risalet) ile donatılmış biri olduğu; kendisindeki bilgiye, adına elçilik yaptığı Zat’a (Allah’a) sonsuz bir güven içinde bulunduğu; bu sebeple rahatça toplumunun içerisine girerek tebliğ ve davet görevine başladığı anlaşılmaktadır. Öyle ise tebliğ ve davet görevine talip olan kişilerin bu bölümden kendileri adına çıkaracakları ders şu olmalıdır: Tebliğci ve davetçilerin bilgi düzeyi bakımından kendilerini çok iyi hazırlamaları, davasını kendi benliğinde özümseyip, çeşitli merhalelerden geçerek tebliğ ve davete hazır hale gelmeleri gerekir. İlim, bölünme kabul edebileceği için kişi tebliğde bulunduğu konuyu uzmanlık derecesinde iyi bilmelidir. Bilhassa ilim dallarının alan olarak daralıp, derinliklerinin arttığı bir çağda, herkesin her şeyi bilmesi mümkün gözükmemektedir. İslâm’a davet görevini yürütmek, sabır ve tahammül, azim ve irade, şefkat ve merhamet, ümit ve istikamet, tevazu ve vakar gibi ruhî olgunluğu; tebliğ esaslarına vukûfiyet, muhatabın psikolojik ve sosyolojik ahvalini teşhis, ikna kabiliyeti ve delillere dayalı konuşma gibi ilmi seviyeyi gerektirir.

Gelişme: Davetin Ortaya Konulması ve Davet Edilecek Şeylerin Topluma Belli Bir Metotla Ulaştırılması

Bu girişi, 25. ayetin sonuna kadar gelişme takip eder. Burada bir davetçi olarak Nûh(as)’un uhdesine almış olduğu davet görevini hakkıyla nasıl yaptığından, insanları neye, hangi metotları kullanarak çağırdığından söz edilmektedir: Bu bölümde bir plan dâhilinde Nûh (as)’un önce hitap üslubu ile kendini ve misyonunu tanıt­tığını (nezîrun mübîn), daha sonra davet ettiği esasları ortaya koyduğunu; bu esasların kabul edilmesi halinde toplumun elde edeceği dünyevi ve uhrevi ka­zançlara değinildiği; daveti sırasında uyguladığı metotlar ve onları ikna et­mek için ortaya koyduğu delillerden bahsedildiğini söyleyebiliriz. 2-24. ayetler arasındaki gelişme kısmının kendi içerisinde alt başlıklarla incelenmesi gerektiği kanaatindeyiz.

1. Davetin Ortaya Konuluşu:

“Ey kavmim! Şüphesiz ben size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım” ayetinde, Nûh (as)’ın “Ey kavmim!” diye söze başlaması ve kavmini kendine nispet etmesi, onlara karşı düşkün ve son derece şefkatli olduğunu ihsas ettirmektedir. Adeta ” başka bir şey değil, ben yalnızca sizin iyiliğinizi istediğim ve kötü durumunuza üzüldüğüm için sizi uyarıyorum “ dercesine davetine başlaması, davetçilere, yapacakları davette muhataplarına karşı son derece müşfik ve nezaketli olmalarının ilk kural olarak hatırlanması gerektiğinin dersini vermektedir. Ayrıca, onun ” apaçık bir uyarıcı ” olduğunun vurgulanması, güvenilirliğinin kendi toplumu içerisinde tartışma kabul etme­yecek tarzda belli olmasından ötürü, yaptığı davet hakkında zihinlerde oluşa­bilecek muhtemel soruları bertaraf etmeye yönelik bir vurgulamadır. Buna göre davetçi, toplumu tarafından bilinen, tanınan bir kişiliğe sahip olmalı ve yanlış anlamaya fırsat vermeyecek kadar açık ve net olarak görevinin karakterini ortaya koymaktan çekinmemelidir.

Nuh (as) kimdir? Kur’an onu bize, “Allah’ın seçtiği” (Ali İmran 3/33); “diğer peygamberlerden daha önce hidayete erdirdiği” (En’am 6/84); “Muhsin (iyilerden)” (Sâffât, 30/80); “Mü’min” (Sâffât, 30/80), “Sâlih” (Tahrîm, 67/10); “Çok şükreden bir kul” (İsrâ, 17/3) olarak tanıtmaktadır. Bu özelliklerle tanıtılan bir elçi, kendisinin güvenilir (emîn) oluşunu da, davetinde bir referans olarak sunmaktadır. Çünkü o, “fasık (Allah’a isyan etmeyi adet haline getirmiş, doğru yoldan sapmış)” (Hadîd, 57/26); “kör (körü körüne hareket ederek gerçekleri görmeyen, kalp gözü kör)” (A’râf, 7/64); “cahil, düşünmeyen” (Hûd, 11/29-30); “zalim” (Hûd, 11/44; Mü’minûn, 23/28; Ankebût, 29/15); “hem çok zalim, hem de çok azgın” (Necm, 54/52); ve “çok fena bir kavme” (Enbiyâ, 21/77) peygamber olarak gönderilmişti. Bu topluluğun en bariz özelliklerinden bir diğeri de çok tanrılı bir dini benimsemek sûretiyle Allah’a ortak koşmaları idi. Onların taptıkları tanrıların ismi de bu sûrede sayılmaktadır.

İşte Nûh (as) bu toplumu şu esaslara çağırmaktadır: “Allah’a kulluk edin. O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin… ” Bu üç temel esas bütün peygamberlerin davetlerinin de aslıdır. Dünyevî ve uhrevî diğer bütün istekler, bu üç temel esasın izah ve açılımı şeklinde yorumlanabilecek şeyler olarak da anlaşılabilir. Bir diğer ifade ile bu davet; ibadet, takvâ ve itaat içerikli veya tevhîd, me’ad (hesap ve ceza) ve nübüvvet konularının tümünü kapsamına alacak boyutta genel esaslar ihtiva eden bir davettir. İbadet niçin ilk sırada zikredilmiş de tevhîde vurgu yapılmamıştır? Çünkü ilâhî risâletlerde inancın mistik veya soyut bir mefhum olmadığı, bilakis inanç ve eylemin birbiri ile bütünleştiği veya inancın teorik boyutunun yanı sıra bir de pratik boyutunun olduğu bilinen bir husustur. Yani Allah’a inanmaksızın O’na ibadet etmenin nasıl ki bir anlamı yoksa yalnızca boş bir söz olarak “inandım” demenin de bir anlamının olmayacağı açıktır. Dolayısıyla Nûh (as)’un ibadete çağrısı, aynı zamanda tevhîde çağrıyı da ifade etmektedir. Bir diğer husus da ibadet burada en geniş ve genel anlamıyla, Allah’a kulluğun, onunla birlikteliğin karşılığıdır… İnsanlarla sözlü bir ilişkiye girmeyi/iletişim kurmayı dileyen Allah, şefkat ve merhametinin bir tecellisi olarak bu ilişkide insanlar içerisinden ahlaki bakımdan en seçkin insanları peygamber olarak görevlendirmiştir. Peygamberlerin risaleti, faaliyet alanı olarak tevhid çağrısına eklenmiş, Allah kendi mesajlarının içeriğine mutlak manada peygamberi otoriteye itaati emretmiş ve peygambere itaati bu anlamda kendisine itaatle özdeşleştirmiştir. İşte bu anlamdaki itaat, doğru yolda yürümenin insanlığın ana kaynakla irtibatını devam ettirmesinin biricik yoludur. Davetçinin tanınan, bilinen, şaibesiz bir kimse olmasının, davet açısından öneminin yanı sıra, onun, davet esaslarını sade, külfetsiz olarak anlaşılacak bir üslupta sunması da çok önemlidir.

Nûh (as) taleplerini toplumuna sunduktan sonra onlara biri dünyevî biri de uhrevî iki vaadde bulunarak şöyle diyor: “Eğer siz benim bu iman, ibadet, ahlak ve itaat içerikli davetime olumlu cevap verirseniz, “Allah sizin günahlarınızıbağışlar ve belli bir süreye kadar sizi tehir eder. Çünkü Allah’ın taktir ettiği süre geldiğinde, o zaman o ecel ertelenmez. “ Davet boşluk kabul etmez. Taleplerin mutlaka karşılığı ortaya konulmalıdır. Muhatap bu taleplere maddi ve manevi olarak özendirilmelidir. Bunu bir anlamda dünyevîleşmiş insanların hırslarının çok daha şümullü olarak tatmin edilmesi şeklinde de anlamak mümkündür. İkinci vaad, insanlarda ahiret bilincinin oluşmasına yardımcı olacak türden bir vaaddir ki, ahirette uğrayacakları zararların onlardan kaldırılması anlamına gelir. Bu da yukarıda şart olarak öne sürülen üç esasa uyulması halinde günahların bağışlanmasıdır… Nûh (as), bu çağrıyı yaptıktan sonra toplumu tarafından bir takım eziyetlere maruz kalmıştır. Sûrede bunlar anlatım veya nakil formuyla yer almamaktadır. Biz bunları diğer sûrelerden öğreniyoruz. O, azim ve sabırla nesiller boyu davetini büyük bir ümitle sürdürmüş, mesajına karşı direnenlere, mertçe karşı durmuş, ama her geçen gün kavminin inanmak bir yana baskı ve zulmü dayanılmaz boyutlara ulaşmış ki o, artık “Allahım! Ben yenildim, bana yardım et!” deme durumunda kalmıştır. Artık ona kimsenin inanmayacağı iyiden iyiye belli olunca, uyardığı azabın gelmesi artık hak olmuştu. İnananların kurtulması ilahî garanti altında olduğu için, kurtuluş çaresi de ilâhî bir projenin uygulanışına bağlanmış, derhal bu kurtuluş projesi vahiy yoluyla Nûh (as)’a bildirilmiş ve kurtuluş gemisi inşa ettirilmiştir.

2. Davetin Belli Bir Metotla Yürütülmesi (5-12. Ayetler):

Meallerini arz ettiğimiz ayetleri toplu olarak değerlendiğimizde, davet açısından şu üç hususun çok önemli olduğunu görüyoruz: Davette devamlılık, davetin belli bir metotla yapılması ve kararlılık . “Gece gündüz milletimi davet ettim” ayetinde Nûh (as)’un, toplumunun içerisinde yaşadığı dokuz yüz elli yıl süresince (Ankebut 29/14) ara vermeksizin, ısrarlı bir şekilde, hiçbir tembellik ve kusur göstermeden onların kurtuluşa ermeleri yolunda çaba sarfettiği açıkça vurgulanmaktadır. Onlar, parmaklarını kulaklarına tıkamak, elbiselerine bürünmek suretiyle Nûh (as)’u hiç dinlememek ve onun yüzünü bile görmeyi istememek; kendi bildikleri yanlışta veya Nûh (as)’u dinlememek hususunda alabildiğine inatta ısrarla büyüklük taslamak gibi davranışlar sergilediler. Ayrıca bu paragrafta söz konusu toplumun psikolojik tavrına da dikkat çekilerek, onların yeni bir düşünce ile karşı karşıya geldiklerinde, gerek düşüncelerinde, gerek inançlarındaki yanlışlıkları sorgulamamak için iradelerini menfi yönde ne kadar zorladıklarını, en olmadık bayağı çocukça tavırları (kulaklarını tıkamaları, elbiseleriyle yüzlerini ve gözlerini kapatmaları gibi) bile rahatlıkla kendilerine yakıştırabildiklerini görmekteyiz. Görüldüğü gibi burada asıl sorun büyüklenenlerin kimliğidir. Bunların, toplum içerisinde konumları gereği daha alt tabaka insanları etkileme ve yönlendirme gücüne sahip olan insanlar olduğu söylenebilir. Bu durumda davetçi misyonuyla Nûh (as)’ın yılgınlığa ve ümitsizliğe düşmeden, alternatif metotlar geliştirmek sûretiyle, kendisine karşı takınılan bu tavrı kırmanın yollarını aradığı görülmektedir ki, bu davranışıyla Nûh (as)’ın davetçilere çok önemli bir mesaj verdiği söylenebilir. 10-12 ayetlerin meali, Nûh (as)’ın kararlılığı kadar metodik oluşuna da dikkat çekmektedir. Bu ayetlerde de ifade edildiği üzere Nûh davetini yerine göre gizli ve yerine göre de açıktan yapmıştır. Bu husus muhataba yaklaşma tarzı açısından oldukça önemlidir. Yine bu ayetlerde Allah’ın çok bağışlayıcı olduğu, O’ndan bağışlanma talebinde bulunanlara “yağmurlar, mallar, evlatlar, bahçeler, nehirler” gibi bolca dünyevi nimetler verileceği vaat edilmektedir.

3. Davette Konu Edinilen Hususlar ve Muhatabı İkna İçin Sunulan Deliller

13-20. Ayetler): “Allah’ın saygıya layık oluşu, insanı çeşitli evrelerden geçirerek aşama aşama yaratması, yedi kat gökler ve orada bizim dünyamızla çok yakından ilgili olan ay ve güneşin konumu, yeryüzü ve yeryüzü şartlarının bizim için yaşanılabilir bir şekilde hazırlanmış olması” vb. konuların ele alındığı bu paragraf, daha önce gönlüne ve kalbine hitap edilmiş olan muhatabı, tefekkür boyutunda ikna etmeyi amaçlamaktadır. Bu ayetlerin yer aldığı pasajda Nûh (as)’un muhataplarını ikna için onları düşündürecek bazı aklî delilleri zikrettiğini görmekteyiz. Yani insanlar inanç konusunda hisleriyle değil, sonuçta akıllarıyla karar vermelidirler. Bu sebeple davetçi muhataplarının hislerine hitap ettiği kadar aklına da hitap etmelidir. Çünkü hissi olan şeyler geçicidir. Aklın doğruluğunu kabul ettiği şeyler daha kalıcıdır.

4. Yok Oluşu Önleyemeyen Davet :

Nihayet bu son çağrıya karşı kavmin takındığı tavrın ele alındığı kısım; bu kadar çabaya, geliştirilen metotlara karşılık elde edilen sonucu anlatmaktadır. Her türlü çabaya rağmen, iradeleri bir avuç menfaat karşılığında ipotek altına alınmış olan insanlar, fıtratlarındaki sese kulak vermek yerine yok oluşu tercih etmişler ve peygambere karşı gelmeyi bütün bir toplumun ortak eylemine dönüştürmeyi başarmışlardır. Onlar artık isyankar bir toplum olarak tek tek putlarının adını zikretmek suretiyle propagandalarını sürdürüp, toplumu “tanrı” düşüncesinin “şirk” ekseninden koparmamaya çalışmışlardır. Onlar bu açık tavırlarını “Allah’ın kendilerine lütuf olarak vermiş olduğu mal ve evlat” gibi zenginlikleriyle yapıyorlardı. Her türlü yalanlama, delilik vb. itham ve iftiralara yaşamı boyunca maruz kalmış olan bir peygambere karşı, toplumunun takındığı tavırda hiç bir değişiklik olmamış, “inananlardan başka hiç kimsenin inanmayacağı” gerçeği ile karşı karşıya kalınca Nûh (as), geleceğini bildirdiği kaçınılmaz sonun gelip çattığını anlamıştır. Burada sanki şu, bir ilke olarak şuurlara kazınmak istenmektedir: Peygamber de olsa, hiç kimse davetinin herkes tarafından mutlaka kabul edileceğine dair bir hevese kapılmamalıdır. Allah, aklını kullanarak hidayete girmek isteyenlere, mutlaka hidayet kapılarını açar ve davetçilerin de davetleri kabul görür. Davetçiye düşen duyurmak, deliller sunmak, insanların aklî melekelerini harekete geçirmektir. İnsanlara düşen de bu deliller karşısında aklını kullanmak sûretiyle iradesini harekete geçirmektir.

Sonuç ve Dua Bölümü (25-28. Ayetler)

Nûh (as)’ın anlatımı bir fasıla ile ayrılarak toplumunun akı beti anlatılıyor ve arkasından da tekrar Nûh (as)’ın bir kul olarak yalvarışları, beddua ve duaları arka arkaya zikrediliyor. Burada davet ve davetçi açısından, aile içi muhalefetin de nazarı dikkate alınmasının önemli olduğunu vurgulamak istiyoruz. Her ne kadar burada bu konu vurgulanmamışsa da Tahrîm Sûresi (66/10) ve Hûd Sûresi (11/25-49) göz önüne getirilerek yapılacak bir değerlendirmede, davetçilerin muhaliflerinin dışarıdan olabileceği gibi, içeriden de olabileceği gerçeği ile bize bir mesaj sunulduğunu görürüz. Bu davetçinin şevkini kırmamalıdır. Nihayet Nûh (as) gibi bir sabır âbidesi de asırlarca çilelerine ve ızdıraplarına maruz kaldığı insanlardan ümit kesince, onlara iki konuda çok önemli bedduada bulunmaktan kendisini alamamıştır:

  1. Sapıklıklarının ve hüsranlarının artırılması: Bu, onların ilahi yardımdan mahrum bırakılarak mağlup duruma düşürülmelerini ve kendisinin de zafere ulaşmasını istemek şeklinde bir talep olabileceği gibi, onların mahvedilmeleri için yapılmış bir dua da olabilir.
  2. Yeryüzünde onların soyundan bir ferdin bırakılmaması: Çünkü bunlardan bir ferdin kalması bile belki küfrün bir zaferi olarak yorumlanacak, bunu bir vesile sayarak Allah’ın kullarından birçoğunu saptıracaklar yahut bunlar kendilerinden dünyaya gelen her çocuğu saptıracakları gibi, bir avuç müminin çocuğunu bile saptıracaklardı. Bunun uzak bir ihtimal olamayacağı, Nûh (as)’ın dokuz yüz elli yıllık tecrübesi ile tebeyyün etmiş bir gerçektir. Belki de kendi aile fertleri içerisinden inanmayan bir eş ve çocuk sahibi olmasının ardındaki sebep olarak da bunu görmüş olabileceği ihtimalden uzak değildir.

Bundan sonra yapılacak herhangi bir şey kalmayınca O bir peygamber olarak üzerine düşeni yapmış ve sonunda da dua ve niyaz da bulunmuştur. Sonuçta o, gördüğü eziyet ve çektiği sıkıntıların etkisiyle onlara bedduada bulunmaktan kendini alamamıştır. Bu da ilk bakışta zihinlerde bir intikam duygusu zannını uyandıracağı için, Nûh (as)’ın bağışlanma talebinde bulunmuş olabileceği ihtimalini de akla getirmektedir. O nitekim kendisinden beklenen hayır duayı kendisi, anne-babası ve inananlar için yapmaktan geri durmamıştır. Çünkü onun asıl misyonu bu idi. Belki onların bedduaları da bir tespit ve bir hikmetin neticesi idi.