Din ve Devlet İlişkileri

Din ve Devlet İlişkileri

Laiklik (Kavram ve Yaklaşımlar)
Laiklik, devlet yönetiminin dini esaslara göre yönetilmemesi, yasaların dini kaynaklar esas alınarak çıkarılmaması, devletin dinler ve dini gruplar arasında ayırım yapmaması, bütün inanç gruplarına eşit mesafede bulunması, din ve vicdan özgürlüğünü koruması ilkelerini içerir. Kısaca din ve devlet işlerinin ayrılması, kutsal metinlerin yasama faaliyetlerinde dikkate alınmamasıdır. Kelime kökeni şu maddeler altında incelenebilir:

 

  •  Laiklik ilk kez 16. Yüzyılda İngiltere’de papaz olmayanların da kiliselerin yönetiminde rol alabileceklerini savunan akımı ifade etmek üzere kullanılmıştır.
  •  1870 yıllarından itibaren kullanılmaya başlanan laiklik kavramı, Yunanca ‘laikos’ kelimesinden türetilmiş olup ruhban sınıfına mensup olmayan anlamına gelir.
  •  İngilizcede ise laiklik kavramına karşılık olarak Latince ‘saeculum’ kelimesinden gelen sekülerizm (secularism) kavramı mevcuttur.

Siyasi anlamda laiklik, devletin dinler karşısında mutlak tarafsızlığı anlamında kullanılmaktadır. Bu manada laiklik “devletin siyasî varlığı üzerinde dinsel inançların söz konusu olmaması; onun bütün din ve mezhepler karşısında tarafsız tavır alması, vicdan ve inanç özgürlüğüne saygı göstermesi şeklinde anlaşılacaktır.
Dini alana ait olmayan anlamındaki ‘laique’ kelimesi Türkçeye laik olarak geçmiştir. Fransızcadan çevirme olduğu için Fransız siyasi düşüncesi, Türkiye’deki laiklik anlayışı ve uygulamasını etkilemiştir.
Burada sekülerleşme kavramına dikkat edilmelidir. Modernleşme sürecinin sonucu olarak görülen sekülerleşme, dinin toplumdaki geleneksel etkisini yitirmesi, rasyonel seçeneklere dayalı bir siyaset ve toplum anlayışı geliştirerek ruhban sınıfın otoritesinden kurtulmak, yani toplumun dünyevileşmesi anlamına gelmektedir.
Laiklik bir ilke ve anlayışa işaret ederken, sekülerleşme dinin farklı biçimler alması ve ‘toplumun dünyevileşme sürecine’ işaret eder.

Sekülerleşme Teorileri
Modernleşme ve sekülerleşme kuramcıları değişen değer yargıları ile dinin toplumsal ve siyasal alandan tamamen kalkacağını ve yalnızca özel alanda gerçekleştirileceğini savunuyordu. Bu kuramcılar arasında A. Comte, H. Spencer, E. Durkheim, M. Weber gibi düşünürler bulunmaktaydı. Ancak savunulan bu görüşlere rağmen geride bırakılan yüzyılın son çeyreğinde dini eğilimlerin yükseliş trendi gösterdiği ve dini hareketlerin toplumsal ivme kazandığı gözlenmiştir.
Dinin Zayıflaması ve Çöküş Yaklaşımları: Burada yaygın olan iki yaklaşım mevcuttur:

 

  • Rasyonalizm ve inanç kaybı
  •  İşlevsel erim ve amaç kaybı
  • Larry Shiner ve Sekülerleşmenin Altı Biçimi

Rasyonalizm ve İnanç Kaybı Yaklaşımı: David Martin, Brian Wilson ve Peter L. Berger bu argümanın sözcüleridir. Wilson’a göre sekülerleşme dinin toplumsal öneminin azalmasını ifade eden bir süreçtir. Aydınlanma bilimsel bilgiye, evrenin teknolojik kontrolüne ve deneysel kanıtlama ölçütlerine dayalı rasyonel bir dünya görüşü ortaya çıkarmıştır. Bu görüşe göre de modern dünyada hurafeler yıkılmıştır. Aynı zamanda dini kimliklerin toplumsal anlamlarının kaybolmasına neden olmuştur.

İşlevsel Evrim ve Amaç Kaybı Yaklaşımı: Durkheim’dan etkilenen bu argümanın savunucuları arasında Steve Bruce, Thomas Luckmann ve Karel Dobbelaere gibi toplumbilimciler vardır. Bruce’a göre modernitenin getirisi bireysellik veya bireycilik dini inanç ve hayatın cemaat/grup temelini zedelemiş, rasyonalite ise dinin kutsal amaç ve öğretilerine inanmayı ortadan kaldırmıştır.
Bu yaklaşıma göre din sadece inançlardan ibaret değildir. Doğum, ölüm ve evlilik gibi hayatın çeşitli döngülerinde törenler ve ritüellerle işlevsel bir yönü de vardır. Sanayileşmiş toplumlarda mesleki farklılaşma din adamlarının işlerini ellerinden almış ve kilisenin toplumsal yaşamdaki etkilerini ortadan kaldıran bir sekülerleşmeye neden olmuştur.
Lary Shiner ve Sekülerleşmenin Alt Biçimi: L. E. Shiner sekülarizayonun tek boyutlu olmadığını, farklı alanları kapsadığını savunarak bir sekülerleşme tipolojisi çizer ve altı farklı biçiminden bahseder.

1. Birinci sekülarizasyon modernitenin etkisiyle dini sembol, doktrin ve kurumların önemini ve prestijini kaybetmesidir.
2. İkinci tipi bu dünya ile uyum içinde olmak ve bu dünyaya uyum sağlamaktır.
3. Üçüncü biçimi toplumun dinle olan bağlantısının kesilmesi, artık dine dayalı bir anlayıştan kurtulup bağımsız bir gerçeklik oluşturması ve dinin etkilerini özel hayat alanına sınırlamasıdır.
4. Dördüncü hali dini bilgi, inanç ve kurumların işlevlerinin bu dünya temelli bir görüntüye bürüneceği öngörüsünü içermektedir.
5. Beşinci biçimi bu dünyanın kutsal karakterini aşamalı biçimde kaybedeceği, bunun yerine rasyonel olarak açıklanan bir alanın objesi olacağı düşüncesine dayanmaktadır.
6. Son biçimi ise toplumdaki bütün kararlar, dini gerekçelere göre değil rasyonel temellere bağlı olur.

Dobbelaere, Luckman, Berger ve Wilson’a Göre Sekülerleşme: Karel Dobbelaere toplumsal, kurumsal ve bireysel olmak üzere sekülerleşmenin üç düzeyde anlaşılması gerektiğini vurgular. Toplumsal boyut, dinin toplumsal etkilerini yitirmesi, kurumsal boyut kilisenin otoritesinin zayıflaması ve faaliyet alanlarının kısıtlanması, bireysel boyut ise insanların dindarlık düzeylerinin zayıflaması, ibadet ve dua pratiklerinin azalması ve zamanla ortadan kalkması biçiminde formüle edilebilir.
T. Luckmann, toplumsal alandaki sekülarizasyonu ‘geleneksel ve kutsal kozmosun çözülüşü olarak’ tanımlar. Dinin toplum üzerindeki etkisinin zayıflamasına işaret eden bu gelişmeye paralel olarak kurumsal dinin modern sanayi toplumunun çeperine itildiği gözlemi ön plana çıkmaktadır.
P. Berger ise toplumsal düzlemdeki sekülarizasyonu ‘modern Batı tarihinde toplumsal ve kültürel sektörlerin, dini kurum ve sembollerin baskısından kurtuluşu’ olarak tanımlar. Brian Wilson ise bu anlamda sekülerleşmeyi cemaat etkisinin çözülüşü, cemaatten toplum olmaya geçiş olarak görür.

Geleneksel Sekülerleşme Kuramının Eleştirisi
Geleneksel sekülerleşmenin dini inanç, kurum ve pratiklerin zayıflaması üzerinde durması, sadece Batı Avrupa’ya özgü olan bir sekülerleşme etkisini açıklaması sebebiyle eleştirilmektedir. Ayrıca günümüz dünyasındaki gelişmeleri yeterince açıklayamadığı iddia edilmektedir.
Diğer bir eleştiri, geleneksel sekülerleşmenin dinin geleceğine dair argümanlarıdır. Dinin kamusal alanda temsili gayretlerinin artışı, maneviyat ve anlam arayışının bir sonucu olarak yeni dini hareketlerin ortaya çıkışı veya geleneksel dinlerde görülen ihya hareketleri dini zayıflatmamış, bu tür argümanların eleştirilmesine ortam hazırlamıştır.
Bazı düşünürler sekülarizasyon kuramının öne sürdüğü varsayımların iyi sınanmamış titiz önermelerden çok bir doktrin veya ideolojik bir dogmaya dönüştürüldüğünü savunur.
Dini kurumların farklı olumsal işlevleri de mevcuttur. Örneğin dini kurumlar ABD’de sağlıklı bir sivil/toplumsal hayatın sürdürülmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Bir araştırmada, kiliselerin ‘yurttaşlık kültür ve yeteneklerini’ geliştirecek etkin ortamlar yarattıkları belirlenmiştir.

Din-Devlet İlişkisi Modelleri
Din-devlet ilişkisi altında iki model incelenir:

  • Laik model, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı olduğu,
  • Teokratik model, dini kurum ve otoritelerin siyasi ve hukuki kararların alınmasında belirleyici olduğu, dinin başlıca yasama kaynağı olarak görüldüğü yönetim biçimidir.

Anayasal düzenlemeler açısından bakıldığında ise başlıca beş devlet yapısından bahsedilir:

  1.  Anayasada laiklik ilkesinin açıkça kabul edildiği model
  2. Anayasada laiklik ilkesi açıkça belirtilmeyen (laik) model
  3. Anayasada bir devlet dininin benimsendiği ama uygulamada laik model
  4. Anayasada resmi bir devlet dini veya mezhebin benimsendiği ve dinin kısmen veya tamamen yasama kaynağı olduğu model
  5. Din karşıtı model

Bunlar dışında şu da unutulmamalıdır ki her ne kadar anayasal açıdan beş farklı model olsa da bu modellerden birini benimseyen farklı ülkeler, modeli farklı şekillerde uygulayabilir. Dolayısıyla beş ana başlıkta toplanan modellerin dışında modeller görebilmek de mümkündür.

İslam Dünyasında Din-Devlet İlişkileri
İslam dünyasında laikliğin ortaya çıkmasından günümüze dek, laiklik farklı aşamalardan geçmiş, ülkelere özgü şartlarda şekil almıştır. 19.yüzyılda seküler Batı değerleri yönetici elit kesim tarafından daha üstün görülmüştür. Bazı İslam ülkelerinde bu değişim kabul edilebilirken bazılarında ise çatışmalara sebep olmuştur.

Laiklik Batı ülkelerinden farklı bir şekilde İslam ülkelerinde ortaya çıkmıştır. Batı’dan farklı olarak iç dinamiklerin etkisinden daha çok dış dinamikler sayesinde oluşmuştur. Batı’da laiklik siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmelere paralel olarak kademeli bir şekilde gelişmiştir. Avrupa sömürgeciliğinin ve yayılmacılığının 19.yüzyıl başlarında başlattığı ideolojik bir ürünü şeklinde dışarıdan bir akım olarak girmiştir.
İslam dünyasının laikliği benimsemesine rağmen din-devlet ilişkileri tartışmaları laiklik ekseninde devam etmektedir. Örneğin Arapçada laiklik kavramının karşılığı olarak 19.yüzyılda ‘materyalist’ veya ‘ateist’ manasına gelen küçümseyici bir terim olan ‘dehri’ kelimesi kullanılmıştır. Günümüzde ise ‘dünyevi’ anlamındaki ‘ilmaniyye’ kullanılır.

İslam dünyasına ait ülkelerin laiklik anlayışı, uygulamaları, karşı tepkileri her ülkenin siyasi, tarihsel yapısına göre şekillenmektedir. Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu 45 devletten 11’i din devleti, 15’i İslam’ı resmi din olarak kabul eden devletler, 19’u ise anayasal olarak laik olan ülkelerdir.

Türkiye’de Laiklik ve Din-Devlet İlişkileri
Türkiye’de laikliğin başladığı süreci ağırlıklı olarak Cumhuriyet dönemi ile başlatma eğilimi vardır. Diğer bir alternatif kabul ise Osmanlı Devletinin 19.yüzyılda başlattığı modernleşme hareketleri ve buna bağlı olarak İslam dünyasında ilk laik kurumların ortaya çıkışıdır. Dolayısıyla Cumhuriyet öncesi başlayan dönüşümlerle beraber ele alındığında devam eden bir sürecin varlığı görülür. Tarihsel geçişi Cumhuriyet sonrasında şu şekilde sıralamak mümkündür:

  • Halifelik kurumunun kaldırılması,
  • 1924 Tevhid-i Tedrisat Kanunu ve Şer’iye ve Evkaf Vekaletinin kaldırılması yerine farklı sınırlamalarla Diyanet İşleri Reisliğinin kurulması
  • 1925 tekke ve zaviyelerin kapatılmasına ilişkin kanun,
  •  1926 Türk Medeni Kanunu
  • 1934 tarihli bazı kisvelerin giyilmesini yasaklayan kanun
  •  1937 yılında Türkiye Cumhuriyeti devletinin laik olduğunu ifade eden kanun

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlığı zaman zaman laiklik açısından eleştiri konusu olmuşsa da tümüyle denetimsiz yürütülen din işlerinin sorunlara yol açabileceği problemi de öne sürülmektedir. Tartışılan diğer bir konu ise zorunlu olan Din Kültürü ve Ahlak dersinin İslam yorumunu yansıttığıdır.

Mısır’da Laiklik ve Din-Devlet İlişkileri
Mısır’da 1930’dan bu yana laik devlet ile İslami bir topluma dönüş çağrısı yapan dini hareketler arasındaki gerilim yaşanmaktadır. Bunun sebebi 19.yüzyılda başlamış Hidiv İsmail’in desteğini alarak kurumsallaştırma politikalarına dâhil olan laiklik anlayışı ile 1928 yılında Batı akımını savunanlara karşın muhalefet eden İhvan-ı Müslim (Müslüman Kardeşler) hareketinin ortaya çıkışıdır.

Cezayir’de Laiklik ve Din-Devlet İlişkileri
1831 yılında Fransa’nın işgaliyle özellikle 1830-1962 döneminde İslamiyet Cezayir milliyetçiliği için bir ilham kaynağı olarak görülmüştür. 1963 yılında çıkarılan Cezayir Anayasasında devletin sosyalist olduğu ve resmi dininin de İslam olduğu ilan edilmiştir. Kent burjuvazisi ve aydın sınıfı laik bir devlet anlayışı benimsenirken halk kitleleri arasında İslam kültürü merkezi önemini korumuştur.

Tunus’ta Laiklik ve Din-Devlet İlişkileri
1956’dan 1987 yılına kadar Batı yanlısı ve laik bir modernleşme süreci izleyen Habib Burgiba iktidarda kalmıştır. Devlet yazışmalarında ve yüksek eğitimde Fransızca resmi dili olarak kabul edilirken, elitlerin de dili Arapça’dan çok Fransızca olmuştur. Şer’i mahkemeler kaldırılmış, kadınların başörtüsü yasaklanmıştır. Arap milliyetçiliğinin ve sosyalizminin başarısızlığı gibi iç ve dış nedenler Tunus’ta muhalefet hareketlerin doğmasına neden oldu. 1979 yılında İslam Cemaati adında dernek kurulmuştur. Tek partili sistemin kısa süreli liberalleşme döneminde İslam Cemaati hareketi seçimlere katılmak için İslami Eğilim Partisi’ne dönüştürülmüş ancak Burgiba bu partinin seçimlere girmesine izin vermemiştir.
1987 yılında Zeynel Abidin Bin Ali’nin yönetime gelmesiyle iktidarını meşrulaştırmak için çeşitli İslami yönelimlerde bulunmuştur.

Pakistan’da Laiklik ve Din-Devlet İlişkileri
Hindistan’da yaşanan mezhepsel çatışmalar Ali Cinnah ve İslam Birliği önderliğinde Pakistan Devleti kurulmuştur. İlke olarak Pakistan her zaman İslami bir cumhuriyet olarak tanımlanmasına karşın uzun yıllar laik bir devlet olarak yönetilmiştir. Askeri bir darbeyle 1958 yılında yönetimi ele geçirerek kendisini modern İslam’ın savunucusu ilan eden General Eyüp Han, 1956 Anayasasını ilga ederek geleneksel uygulamaları hedefleyen yasalar çıkarmıştır. 1970 Zülfikar Ali Butto dönemi (1970-1977) Pakistan tarihinde bir dönüm noktası olmuştur. 1973 Anayasasında İslam devlet dini olarak kabul edilmiş ve başbakan ile cumhurbaşkanının Müslüman olması zorunluluğunu getirmiştir.

İran’da Laiklik ve Din-Devlet İlişkileri
İslam hukukuna göre yönetildiği iddia edilen İran, Şii geleneğe yaslanmaktadır. İran, Avrupalı güçlerden birinin sömürgesi olmamış ancak 19.yüzyılın sonunda ekonomisi yavaş yavaş Avrupa’nın kontrolüne geçmiştir.
Şah Rıza Pehlevi ve oğlu Muhammed Rıza Şah Pehlevi dönemi (1941-1978) İran’da devletin öncülük ve empoze ettiği modernleşme çabalarının yoğun olarak sürdürüldüğü dönemdir. Ayetullah Kumeyni liderliğinde gerçekleştirilen devrim sonrasında mollaların etkisi daha ağır bastığı için İran’da dini kurallara dayalı olduğu iddia edilen bir devlet kurmuştur. 1990 itibariyle Haşimi Rafsancani ile bir siyasal liberalleşme ve muhalefet süreci başlamıştır. Bu dönemde İran’ın Batı ve ABD ile ilişkilerinde olumlu bir gelişme olurken bu ülkeler arasında kültürel ve entelektüel değişimler için uygun ortam hazırlandı. 2004 ve sonraki yıllarda yapılan seçimlerde çoğu ılımlı ve modernist adayın seçime girmesi engellenmiş ve bu nedenle muhafazakârlar seçimlerden daha güçlü olarak çıkmıştır.