Toplumsal Ahlâk

Toplumsal Âhlak

İnsan, bedeni ve ruhuyla bütünlük arz eden bir varlıktır. O, bedenî ve ruhî eğilimleriyle bir bakıma bir “istekler ve eğilimler” varlığıdır. Ancak onun bu istek ve eğilimlerini nasıl gerçekleştireceği, son derece önemlidir. İşte bu nokta, insanın ahlâkî boyutunu oluşturur. Ahlâk, bizden arzu ve isteklerimizi makul ve mutedil biçimde gerçekleştirmemizi ister. Nitekim ahlâkî erdemler böyle ortaya çıkar. Öte yandan, insan toplumsal bir varlıktır. İnsan kavramının türediği “üns” kökü bile, “beraber yaşama” anlamıyla bize onun “toplumsal” yönünü hatırlatır. Zaten ahlâkî erdemler de insan ancak bir topluluk içinde yaşarken gerçekleşir. İnsan yalnız başına yaşarken “erdemli” olamaz. Çünkü iyilik ya da kötülük yapma imkânı yoktur. İnsan “toplumsal” bir varlık olunca, onun toplumda, başkalarına karşı uyması gereken birtakım ilkeler vardır. İşte bu ilkeler “toplumsal ahlâk” olarak adlandırılır. Bu ilkelerde din, ahlâk ve hukuk birbirine destek verir.

Toplumsal Varlık Olarak İnsan

İnsanın Varlık Yapısı ve Ahlâkî Boyutu

Felsefî antropoloji insanı “biyopsişik” bir varlık olarak niteler. İnsanın hem bedenî, hem de ruhî ihtiyaçları vardır. İnsan ruh-beden bütünlüğünden oluşan bir varlıktır. Bedenî yönü ve ihtiyaçları onun günlük hayatının devamını sağlar, onu dünyaya bağlar. Ruhî yönü ise onun moral ve manevî dünyasını oluşturur, onu ahirete bağlar; yaptıklarının hesabını ahirette mutlaka vereceğini bilerek davranmaya zorlar.

İnsanoğlu bedenî isteklerinin tutkunu olursa, hayvanî düzeyde kalır, insanlığını gerçekleştiremez. Sadece rûhî ve manevî isteklerini önemserse, dünya ile olan bağı zayıflar, maddî anlamda güçsüzleşir, ezilmeye ve sömürülmeye mahkûm olur. İnsanın, bu iki yönü arasında ve bu iki yönüne ilişkin istek ve arzularında dengeyi gerçekleştirme çabası, onun ahlâkî yönünü oluşturur.

Allah hiçbir kuluna, bedenî yönüne ilişkin, örneğin “Ey kulum! Senin gözlerin niçin mavi idi?” ya da “Boyun niçin kısa idi?” şeklinde bir soru sormayacaktır. Ama “Ahlâkını niçin düzeltmedin? Kötü alışkanlıklarından niçin vazgeçmedin?” diye soracaktır.

İnsanın ahlâkî yönünün, kendisine yönelik, topluma, devlete, hatta çevreye yönelik boyutları vardır. Ahlâk, daha çok, bizim başkalarıyla olan ilişkilerimizde ortaya çıkar. İnsanın, öncelikle Allah’a karşı görevleri vardır; O’na ibadet etmek ve şükretmek, O’na karşı bir hata ettiğinde tevbe etmek kulun sadece dinî değil, aynı zamanda ahlâkî görevleridir.

İnsanın, kendisine karşı da görevleri vardır; Allah’ın emanet olarak verdiği bedeni ve bedenî yeteneklerini doğru kullanmak, sağlığını korumak, insanlık şerefine leke getirecek kötü davranışlardan uzak durmak, dinini, canını, malını, namusunu ve şerefini korumak, “iyi insan” olmak… Bunlara “bireysel ahlâk” denir.

İnsanın Toplumsal Boyutu

İnsan, kavram olarak bile “üns” kökünden türemiştir. Üns; ünsiyet etmek, başkalarıyla ilişki kurmak, insanlarla beraber yaşamak demektir.

Aristo’ya göre, insan iyi geçinmeye yetenekli, yani yaratılıştan medenî bir varlıktır. Kınalızâde Ali Efendi’ye göre de insan, “doğası gereği” toplumsal bir varlıktır. O da “insan”ın, bazılarının zannettiği gibi “nisyan (unutma)” kökünden değil, “üns” kökünden geldiğini söyler.

Temeddün” kavramı da, “çeşitli mesleklere mensup insanların, ihtiyaçlarını yardımlaşarak karşılamak suretiyle bir arada yaşadıkları yer” anlamındaki “medine”den türemiştir.

Dinimizde beş vakit namazın cemaatle kılınmasının teşvik edilmesi, haftada bir kılınan cuma namazının farz oluşu, yılda iki kez kılınan bayram namazları, zekât ve bütün İslâm Dünyasından temsilcilerin katılımıyla gerçekleşen “büyük kongre” mahiyetindeki hac vb. ibadetlerin de amacı, insan ilişkilerini geliştirmeye ve sosyal bağları güçlendirmeye yöneliktir. Toplumsal hayatta değişmeyen şey; hangi dönemde yaşarsa yaşasın, insanın bazı görev ve sorumluluklarının olduğudur. Buna “toplumsal ahlâk” denir.

Mü’min, toplum içinde yaşarken, bütün yapıp-etmeleriyle topluma yararlı olmak ve çevresini de yararlı kılmakla sorumlu tutulmuştur.

Toplumsal Ahlâk İlkeleri

Toplumsal hayatta da insan ilişkilerini düzenleyen, din, hukuk ve ahlâktır. Bu üç alan (din, hukuk ve ahlâk), bir üçgenin birbirini tamamlayan üç kenarı gibidir. Hırsızlık, dinî açıdan “haram”, hukuk açısından “yasak”, ahlâken de “kötü” bir davranıştır. İslâm medeniyeti bir “hayır ve vakıf medeniyeti”dir. İslâm ahlâkının ben merkezli değildir. İslam ahlakında, Îsar ;başkasını kendine tercih etme vardır.

Toplumsal ahlâk ilkelerinden bazıları; ; doğruluk, yardımlaşma ve dayanışma, başkalarıyla iyi geçinmek, büyükleri saymak, küçükleri sevmek, iyiliği tavsiye etmek, kötülükten sakındırmak, kardeşlik, dostluk ve arkadaşlık, komşuları ve akrabayı gözetmek ‘tir.

Doğruluk

Doğruluk, insan ilişkilerinde her konuda din, ahlâk ve hukuk kurallarını gözetmek, hile ve haksızlıktan uzak durmak, yalan söylememektir.

Doğruluk, İslâm ahlâk ilkelerinin en kapsayıcı olanıdır. İslâm’ın bir özel anlamı da “sırât-ı müstakîm (doğru yol)”dir.

Doğruluk, dinimizin de imandan sonra en fazla önemsediği, insan kişiliğini çok yönlü kuşatan ilkelerden biridir. Bunun için Müslümanlar her gün beş vakit namazlarında Yüce Allah’a “bize doğru yolu göster.” (Fâtiha /1: 6) diye dua ederler.

İnsanı yücelten, gerçek anlamıyla “insan” yapan şey; doğruluğu ilke edinen bir yaşam tarzı benimsemesi ve öyle yaşamasıdır.

İnandığı, düşündüğü, bildiği ve tanık olduğu gerçekleri, olduğu gibi, eksiksiz ve fazlasız ifade etmek, doğru kimselerin özelliğidir. Verdiği sözü yerine getirmek, yerine getiremeyeceği sözler vermemek de doğruluğun gereğidir.

Kant ahlâkî emirleri “şartlı (hipotetik) ve şartsız (kategorik) emir” şeklinde ikiye ayırırken, ahlâkta şartsız emrin önemli olduğunu vurgulamıştır.

İnsan, özünde, sözünde ve davranışlarında doğru olmalıdır. Hz. Peygamber, kendisini Hûd sûresinin yaşlandırdığını söylemektedir. “Niçin?” diye sorulduğunda, “Çünkü o sûrede ‘emrolunduğun gibi dosdoğru ol!’ ayeti (Hûd /11: 112) var.” buyurmuştur.

Bazen bazı gerçeklerin gizlenmesi, ahlâkî açıdan bir çelişki değil, aksine bir görev olarak görülür bunlar :

Bir kimsenin, sadece kendisine söylenmiş olan veya görevi gereği bildiği bir sırrı başkasına söylemesi, doğru değildir.
Ülkeye veya millete zarar verecek bir bilginin, düşmanlara verilmesi doğru değildir.
İki kişinin arasını açacak, bir ailenin dağılmasına sebep olacak bir gerçeği söylemek doğru değildir.

Yardımlaşma ve Dayanışma

Yardım, bir insana kendi gayretiyle elde edemeyeceği bir imkânı elde etmesinde veya karşılayamayacağı bir ihtiyacı karşılamasında veya defedemeyeceği bir belayı başından savmasında ona sözle, fiziki olarak veya daha başka bir vasıta ile destek olmaktır. . Yardımlaşma, yardımın karşılıklı olarak gerçekleşmesidir. Kur’ân’da ve hadislerde yardımlaşma sadece teşvik edilmemiş, aynı zamanda emre Yardımlaşmanın en güzel örneğini Hz. Peygamber vermiştir. O, hicret ettiğinde Mekke’den gelenlerle Medînelileri kardeş ilân etmiştir. Medîneliler Mekkeli kardeşlerine her konuda yardımcı olmuşlar ve kendilerine, “yardım edenler, yardımcı olanlar” anlamında “ensar” denmiştir.

Kur’ân ışığında, yardım edilecekler: anne-baba ve yakınlar, fakirler, yetimler, yolda kalmış yolcular, esirler, köleler, borçlular, ihtiyaç sahibi muhacirler ve kalbi İslâm’a ısındırılmak istenen kimseler.

Zekât, yardımlaşmanın en güzel örneği ve uygulaması, yardımlaşmanın ibadet niteliğini almış şeklidir.

Manevî yardımlaşma şekilleri: Üzgün ve canı sıkkın birine moral vermek, sınava girecek arkadaşımıza başarılar dilemek, yakınını kaybeden birini teselli edip yeniden hayata bağlamak, haksızlık karşısında susmayıp haklıyı desteklemek gibi.

Vakıflar Allah rızası için, iyi niyetlerle, farklı alanlarda insanlara yardım amacıyla kurulmuştur. Vakfedilen mal, arazi ya da bina vb. Allah rızası için, toplum yararına kullanılmak üzere bağışlanır. Bağışlanan şey, bir bakıma ölümsüzleşmiş, toplum yararına kullanılan sürekli bir hayır (sadaka-i câriye) haline gelmiştir.

Vakıflar, İslâm medeniyetinde toplumsal yardımlaşma ve dayanışmanın sembolü olmuş, Hz. Peygamber döneminden beri yüzyıllar boyu hizmet vermiştir.

İslâm medeniyeti adeta bir hayır medeniyetidir. Vakıflar ise, hayrın ve yardımlaşmanın kurumlaşmış ve somut olarak ortaya çıkmış halidir.

Başkalarıyla İyi Geçinmek

Annemiz ve babamız, kardeşlerimiz, büyüklerimiz olmak üzere bütün aile yakınlarımız, komşularımız ve arkadaşlarımız herkesle iyi geçinmek, karşılıklı sevgi, saygı ve anlayış içinde olmak ve onlarla iyi ilişkiler kurmak, dinî ve ahlâkî görevlerimizdendir.

Herkesin düşüncesine saygıyla yaklaşmak, insanî büyük bir erdemdir. Sahip olduğumuz Allah inancı ve sevgisi de, bize insanları sevmeyi, onlarla iyi geçinmeyi, kimseyi hor görmemeyi gerektirir.

İslâm” kavramının kökü olan “silm”, huzur, barış, esenlik ve güvenlik demektir. Müslüman ise, huzur ve barış içinde, güvenilir olan kimsedir.

Hz. Peygamber de Müslümanı; “Başkalarıyla iyi geçinen (ülfet eden) ve kendisiyle iyi geçinilen (ülfet edilen) kimse” olarak tanımlamış, “insanlarla iyi geçinmeyen (ülfet etmeyen) ve kendisiyle iyi geçinilemeyen (ülfet edilmeyen) kimsede hayır olmadığını” söylemiştir.

Büyükleri Saymak, Küçükleri Sevmek

İnsan ilişkileri sevgi ve saygı temeli üzerine kurulur. Yaşlılardan ilgi ve saygıyı esirgemek, onların moral dünyasının zayıflamasına, daha çabuk yıpranmalarına neden olur. Büyüklere gerektiğinde yer vermek, onların huzurunda kemâl-i edeple oturmak, sohbetlerini dinleyip, bilgilerinden ve hayat tecrübelerinden yararlanmak, onların olgun kişiliklerini ve güzel davranışlarını örnek almak, İslâmî edep ve ahlâkın gereğidir.

Sevgi ve şefkat, çocukların en önemli gıdasıdır. Sevgiyle büyüyen bir çocuk kolay kolay suç işleyemez, başkasına zarar veremez. Büyüklerin yürekten, gönüllü olarak verdikleri sevgi, yaşlılık döneminde “saygı” şeklinde onlara geri döner. Aslında saygı da “sevgi” demektir. “Büyüklere karşı olan sevginin adı, saygıdır.” denilebilir.

Peygamberimiz bir hadisinde şöyle buyurmuştur ; “Herhangi bir genç, yaşından dolayı bir ihtiyara saygı gösterirse, Allah da ona yaşlandığında saygı gösterip hizmet edecek kimseler yaratır.” (Tirmizî, “el-Birr ve’sSıla”, 75)

Büyüklere saygı, küçüklere sevgi, toplumu birbirine kaynaştıran en önemli toplumsal değerlerimizden biridir.

İyiliği Tavsiye Etmek, Kötülükten Sakındırmak

Kur’an-ı Kerîm emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ani’l-münker (iyiliği emretmek, kötülüğü yasaklamak) şeklinde ifade eder. Bu ilke ile toplum adeta bir “kontrol mekanizması” oluşturmuştur. Kur’an-ı Kerîm’de iyiliği tavsiye, kötülükten sakındırma konusunda pek çok âyet vardır.

Kur’an, bu ahlâk ilkesinden, inananların güzel ve önemli bir özelliği olarak övgüyle bahseder: “Onlar, Allah’a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten menederler; hayırlı işlere koşuşurlar. İşte bunlar iyi insanlardandır.” (Âl-i İmran/3: 114).

Hz. Peygamber de pek çok hadîsinde insanlara iyi ve güzel şeyleri tavsiye etmemizi, toplumda bir kötülük gördüğümüzde, onu en uygun bir şekilde düzeltmemizi istemiştir.

Hz. Peygamber’in “emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ani’l-münker” faaliyetleri toplum hayatının bütün cephelerini kapsamış, ancak daha sonraları meşguliyetleri artınca, vasıflı bazı kişileri esnaf ve sanatkârların işlerini denetlemek, toplumun ahlâk düzenini kontrol etmekle görevlendirmiştir.

Kardeşlik

Kardeşliğin yaygınlaşmasıyla, toplumda insan ilişkileri daha sıcak ve samimi bir nitelik kazanır, birlik ve beraberlik ruhu gelişir, problemler daha kolay çözülür.

İslâm kardeşliği, Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in daha özel vurgu yaptığı ve üzerinde ısrarla durduğu “inanç kardeşliği”dir. Bu kardeşliğin temeli Mekke’de atıldı, Medine’de gelişti ve kurumsallaştı. Mekke’de Müslümanlar, Hz. Peygamber’in oluşturduğu bu kardeşlik ruhu ile birbirine kenetlendi. Bu, insanlığın gördüğü en güzel ve örnek “kardeşlik” olmuştur.

İslâm, insanlar arasındaki kan bağını önemsemekle beraber, üstünlüğü takvâya, gönül birliğine ve din kardeşliğine vermiştir.

Hz. Peygamber, Müslümanları bir bedene benzetir. Onların birbirini sevmesini, birbirine merhamet etmesini, birbirini korumasını ister. Bir Müslümanın, din kardeşiyle üç günden fazla küs durması doğru değildir. Yine bir din kardeşini küçümseyip hor görmek, bir mü’min için günah olarak yeter.

Kur’an-ı Kerîm’de Hucurât sûresinde bir bakıma İslâm kardeşliğinin ilkeleri özet olarak ortaya konur.

Akraba İlişkileri

Anne ve baba tarafından kan bağıyla bağlı olduğumuz yakınlarımıza “akraba” denir. Akrabalarımızı ziyaret edip, hal ve hatırlarını sormak, onları sevip saymak da ahlâkî görevlerimizdendir. Akrabalarımızla olan ilişki, İslâm dinî literatüründe “sıla-i rahim” kavramı ile ifade edilir. Sıla-i rahim, kısaca “akrabalık bağı” demektir.

Peygamberimiz, teyzeyi anne; amca ve dayıyı da baba yerinde görmüş, onlara ona göre değer vermemizi istemiştir.

Komşuluk İlişkileri

Aile ve akrabalarımızdan sonra yakın ilişki içinde bulunduğumuz kişiler, komşularımızdır. İçinde yaşadığımız modern dünya ve çağdaş yaşam tarzı, her ne kadar komşuluk ilişkilerindeki eski canlılığın kaybolmasına neden olmuşsa da komşuluk ilişkilerine eski dinamizmini yeniden kazandırmak zorundayız.

Peygamberimiz ; “Cebrail, bana komşuya iyilik yapmayı (ve onunla iyi geçinmeyi) o kadar tavsiye etti ki, onu bana mirasçı yapacak zannettim diye buyururken, dinimizin komşuya verdiği değeri ifade etmiştir.

Komşumun kişi üzerindeki hakları konusunda , Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur;

“Hastalanırsa ziyaretine gidersin.
Ödünç bir şey isterse verirsin.
Darda kalırsa yardım edersin.
Başına bir felâket gelirse teselli edersin.
Bir nimete kavuşur, sevindirici bir gelişme olursa tebrik eder, sevincini paylaşırsın.
Vefat ederse cenazesine katılırsın.
Evinin çatısını onunkinden yüksek yapma ki onun rüzgârını kesmeyesin.

Dostluk İlişkileri

Dostluk ve arkadaşlık, toplumsal bir varlık olan insanın en önemli ihtiyacıdır. Kindî ve İbn Miskeveyh dost kavramını; “Sen demek olan bir başkası” şeklinde tanımlar. Aristo, “insan iyi durumda da, kötü durumda da dosta ihtiyaç hisseder. Kötü durumda iken dostlarının yardımına, iyi durumda iken de onların yakınlığına ve iyilikte bulunabileceği kimselere ihtiyaç duyar.” der. Öyleyse dostluk, insanın her durumda aradığı bir şeydir. Sokrates de, “Dostluk konusunun küçük olduğunu zanneden kimsenin kendisi küçüktür. Bence dostluğun değeri ve önemi, Karun’un altınlarından, kralların hazinelerinden, insanların elde etmek için yarıştıkları mücevherlerden daha büyüktür. Bunlar kesinlikle dostluğa denk olamaz. Bunların hiçbiri yardımına güvendiğin dostunun yerini tutmaz.” der. Bu ifadeler gerçek dostluğun insan için ne kadar önemli olduğunu gösterir.”